Yapay zekâda yeni dönem, ABD’nin dijital ambargosu küresel ekonomiyi ikiye bölüyor

Img

Aslı SÖZBİLİR

Trump yönetiminin Amerikan yapay zekâ devi Anthropic’e geçtiğimiz ay verdiği şok talimat, küresel teknoloji tarihinde radikal bir kırılma noktası yarattı.

Beyaz Saray, şirketin en gelişmiş yeni modelleri Fable 5 ve Mythos 5’e Amerikalı olmayan kullanıcıların erişimini engellemesini istedi. Dünya genelinde ilk kez bir hükümetin, halihazırda kamusal kullanıma açılmış bir yapay zekâ modelini ulusal güvenlik gerekçesiyle piyasadan zorla çekmesi anlamına gelen bu karar son G7 Zirvesi’ne de damgasını vurdu. Başta Avrupa Birliği (AB) ve Japonya olmak üzere G7 ortakları, Washington’ın bu tek taraflı “dijital baraj” politikasını sert bir dille eleştirdi. Müttefikler, üretkenlik artışı bekleyen küresel ekonominin bu tarz ani kısıtlamalarla baltalanacağını ve kararın transatlantik teknoloji ortaklığına ciddi bir güven darbesi vurduğunu açıkça dile getirdi.

GERİ ADIM ATILACAK GİBİ DURMUYOR

Washington tepkileri bastırmak için “yatıştırıcı” açıklamalar yapsa da orta-uzun vadede geri adım atacak gibi durmuyor. Aslında ABD Ticaret Bakanlığı’nın getirdiği bu kısıtlamalar, Silikon Vadisi sınırlarını çoktan aşarak küresel ekonomi-politikte sismik çatlaklar yarattmaya başladı. Finans dünyasından aşina olduğumuz “Müşterini Tanı” (Know Your Customer-KYC) kuralları, artık yapay zekâ kodlarına (API) taşınıyor. Kısaca “Trumponomics” dalgası, yapay zekayı adeta görünmez bir gümrük tarifesi ve yeni bir ambargo cephesi haline getiriyor. Böylece küresel pazarlar artık “Pax Dollar” sonrası dönemin en büyük yapısal riskiyle yüzleşiyor: “Teknolojik Bloklaşma”.

ABD’nin yapay zekâ pazarındaki dönüştürücü gücünü ve frontier modellerini jeopolitik birer enstrüman olarak masaya sürmesi, küresel sistemin diğer iki dev kutbu olan Çin ve AB tarafından kendi ekonomik ve felsefi modellerine uygun hamlelerle karşılanıyor. Pekin, ABD’nin donanım kısıtlamalarını ve Amerikan bulut API’lerine erişim engellerini yapısal bir kırılma olarak kodlayarak, donanımdaki açığı kapatmak için yazılım katmanında derin dilli mimariler ve optimizasyon algoritmaları geliştiriyor.

EGEMEN YAPAY ZEKA GİRİŞİMLERİ

Çin; Baidu, Tencent ve Alibaba gibi yerli devlerle imalat sanayiini yapay zekaya entegre ederken, bu modelleri küresel ölçekte açık kaynak olarak dağıtıp Washington’ın kapalı yazılım tekelini tabandan kırıyor. Brüksel ise yanıtını kendi küresel gücü olan hukuk, pazar büyüklüğü ve standart belirleme yeteneği, yani “Brüksel Etkisi” üzerinden şekillendiriyor. Dünyanın en kapsamlı yapay zekâ yasasını yürürlüğe koyarak sınır modellerine katı şeffaf kurallar ve telif yükümlülükleri getiren AB, bir yandan da verilerinin Amerikan bulut sunucularına bağımlı kalmasını önlemek için Mistral AI ve Aleph Alpha gibi egemen yapay zekâ girişimlerini destekliyor.

MİLYAR DOLARLIK TEŞVİK SAVAŞLARI

Jeopolitik kampları yeniden şekillendiren bu “dijital soğuk savaş”, çok uluslu şirketlerin tedarik zincirlerinden makroekonomik büyüme projeksiyonlarına kadar geniş bir alanda “şarapnel etkisi” yaratıyor. Yani hükümetler teknoloji devlerine ulusal güvenlik gerekçesiyle “dur” demek için ateş ettiğinde, şarapnel parçaları ekonominin geri kalanındaki tüm sektörlere isabet ediyor.

Yapay zekâ savaşlarının ekonomik faturası, kendini ilk olarak donanım ve altyapı katmanında gösteriyor. ABD Ticaret Bakanlığı’nın üst segment işlemcilere getirdiği ihracat yasakları, sadece rakip blokların teknolojik sıçramasını engellemekle kalmadı; küresel yarı iletken pazarının sermaye akışını da altüst etti. Sübvansiyon savaşları cephesinde ABD, Çip Yasası (CHIPS Act) ile yerli çip üretimi ve Ar-Ge ekosistemi için 52,7 milyar dolarlık doğrudan bir hibe ve teşvik paketi pompalarken; Avrupa Birliği, küresel pazar payını 2030’a kadar yüzde 20’ye çıkarma amacıyla 43 milyar Euro’luk benzer ölçekte bir bütçeyi devreye soktu. Çin ise bu ambargo duvarlarına karşı yerli yarı iletken sanayiini sübvanse etmek adına Mayıs 2024’te 344 milyar yuan sermayeli yeni dev devlet fonunu (Big Fund III) seferber etti.

KISITLI ÇİPLER TASARLANDI

Üretimi pazar dinamikleri ve maliyet optimizasyonu yerine jeopolitik baskılarla zorla dost ülkelere veya yakın coğrafyalara taşıma eğilimi, tedarik zincirlerinde de yapısal maliyet artışlarına neden oluyor. IMF’nin Jeo-Ekonomik Parçalanma Çalışmaları, küresel ekonominin sert ve geriye döndürülemez ticari bloklara bölünmesi durumunda uzun vadeli küresel GSYİH kaybının yüzde 7’ye ulaşabileceğini, teknolojik ayrışmanın da eklenmesiyle bu faturanın bazı ülkelerde yüzde 12’yi bulabileceğini ortaya koyuyor.

Dünya Bankası verileri de bu tür derin arz şoklarının doğrudan yabancı yatırımları gelişmekte olan piyasalarda yapısal olarak baskıladığını doğruluyor. Küresel pazardaki yerini kaybetmek istemeyen Nvidia gibi Amerikan teknoloji devleri, ambargoları aşmak için performansını kasıtlı olarak düşürdüğü kısıtlı çipler tasarlamak zorunda kaldı. Ancak Pekin yönetiminin yerli teknoloji kullanımına yönelik baskısı nedeniyle, Asya merkezli teknoloji devleri siparişlerini hızla Huawei’in Ascend serisi çiplerine kaydırıyor. Bu durum, Amerikan teknoloji liderlerinin Asya pazarındaki payını kalıcı ve yapısal olarak eritiyor.

“DİJİTAL BALKANLAŞMA”NIN AĞIR MALİYETİ

Yapay zekâ korumacılığının yarattığı asıl büyük şok, Silikon Vadisi’nin ötesinde, küresel ekonominin omurgasını oluşturan geleneksel sektörlerde hissediliyor. Teknolojik bloklaşma; otomotiv, enerji, ilaç ve finans gibi devasa sanayileri iki farklı operasyonel ve yazılımsal mimari kurmaya zorlayarak milyar dolarlık bir verimsizlik faturası çıkarıyor.

Sınır modellere yönelik tırmanan kısıtlama dalgası nedeniyle çok uluslu şirketler, tek bir Amerikan yapay zekâ API’sine bağımlı olmanın jeopolitik riskini artık bilançolarında taşıyamıyor. Washington’ın sınır ötesi API bağlantılarını kısıtlama ihtimali, bulut ve yazılım sektöründe zorunlu bir “çoklu model” yedekliliği dönüşümü başlattı. Şirketler artık operasyonlarını tek bir tescilli Amerikan modeline bağlamak yerine, aynı sistemi hem kapalı kaynaklı Amerikan modelleriyle hem de kendi sunucularında barındırdıkları açık kaynaklı alternatiflerle eş zamanlı çalıştırarak altyapı mükerrerliğine gidiyor.

Bu durum kurumsal maliyet projeksiyonlarını da altüst ediyor. Gartner ve IDC gibi uluslararası danışmanlık firmalarının verilerine göre; veri lokalizasyonu yasalarına uyum, sınır ötesi veri transferi kısıtlamaları ve bulut altyapılarında yedeklilik zorunluluğu, çok uluslu şirketlerin IT ve bulut harcamalarında yüzde 20 ila yüzde 30 arasında yapısal bir maliyet artışına neden oluyor. Sonuç olarak ortaya çıkan bu ek yük, yapay zekâ otomasyonundan elde edilmesi beklenen kar marjlarını ve verimlilik kazançlarını doğrudan baltalıyor.

OTOMOTİVDE “TEK ARAÇ, İKİ BEYİN” DÖNEMİ

Ulusal güvenlik kaygılarının en sert vurduğu alanlardan biri de akıllı sensörler ve otonom sürüş algoritmalarının merkezinde yer aldığı otomotiv endüstrisi oldu. Gelişmiş ekonomilerin bağlantılı araç yazılımlarına ve otonom sürüş sistemlerine getirdiği kısıtlamalar, küresel otomotiv tedarik zincirini ikiye bölüyor. Özellikle ABD ve AB’nin Çin menşeli bağlantılı araç yazılımlarına ve sensörlerine getirdiği bariyerler ile Çin’in katı veri güvenliği yasaları, otomotiv dünyasında “Tek Araç, İki Beyin” dönemini başlattı.

Bu jeo-ekonomik parçalanma, sektörü net hatlarla ayrılmış iki farklı teknolojik ekosistem üretmeye mecbur bırakıyor. Batı pazarını hedefleyen araçlar Nvidia, Qualcomm ve Mobileye gibi oyuncuların çip mimarileriyle şekillenip AWS veya Azure gibi Batı merkezli bulut sistemlerinde eğitilirken; Çin ve Doğu ekseni tamamen yerelleştirilmiş farklı bir mimariye dayanıyor. Bu tarafta ise süreç Alibaba Cloud ve Tencent gibi yerel bulut sağlayıcıları, bölgeye özel haritalandırma lisansları ve Baidu ile Huawei’in otonom sürüş yazılımları üzerinden fonlanıp yürütülüyor.

Sektör analistlerinin hesaplamalarına göre, bu yazılımsal parçalanmanın (balkanization) endüstriye çıkardığı Ar-Ge faturası oldukça ağır. Sınır ötesi veri kısıtlamaları nedeniyle mühendislik ekiplerinin farklı coğrafyalardan gelen sürüş test verilerini ana algoritmaları eğitmek için serbestçe kullanamaması, Seviye 3 ve üzeri otonom sürüş yazılımlarının geliştirme maliyetlerini yüzde 40’a varan oranda katlamış durumda. Sonuç olarak, küresel platform başına Ar-Ge bütçelerine binen yıllık yüz milyonlarca dolarlık bu ek yük, zaten marj baskısı altındaki üreticilerin sermaye verimliliğini ciddi şekilde sınırlıyor.

YEŞİL DÖNÜŞÜMÜN ARTAN FATURASI

Yapay zekanın yenilenebilir enerji kaynaklarının akıllı şebekelere entegresyonunda ve enerji arz-talep dengesinin optimizasyonunda üstlendiği kritik rol de siber güvenlik politikalarının ön cephesi haline geldi. Batılı enerji şebekesi operatörleri, siber casusluk ve “arka kapı” endişeleri nedeniyle yabancı menşeli yapay zekâ tabanlı şebeke optimizasyon yazılımlarını sistemlerinden hızla uzaklaştırıyor.

Bunun en somut örneği ABD’nin, Çin destekli “Volt Typhoon” grubunun siber casusluk iddiaları sonrası akıllı şebekelerdeki Çin menşeli yazılım ve invertörlere getirdiği katı federal yasaklar. Benzer şekilde, ABD Siber Güvenlik ve Altyapı Güvenliği Ajansı (CISA) ve Avrupalı muadilleri, rüzgâr ve güneş tarlalarını optimize eden algoritmalarda yabancı kod kullanımını ulusal güvenlik tehdidi olarak sınıflandırıyor.

Karşı blokta da benzer bir korumacılık duvarı yükseliyor. Rusya ve Çin, kendi kritik enerji altyapılarında Microsoft, Siemens veya SAP gibi Batı menşeili sınır modellerin, SCADA kontrol sistemlerinin ve bulut çözümlerinin kullanımını tamamen yasaklayarak yerli yazılımlara geçişi (Çin’in “Xinchuang” stratejisi gibi) zorunlu kılıyor.

Küresel olarak optimize ve en verimli yazılımlar yerine coğrafi bloklara göre kısıtlanmış yerel çözümlerin tercih edilmesi, küresel yeşil dönüşümün faturasını ağırlaştırıyor. Bu yazılımsal parçalanma, yenilenebilir enerjinin şebekeye uyumundaki operasyonel verimliliği düşürürken, sınır ötesi yeşil enerji projelerinin maliyetlerini tırmandırıyor. Tabii başka maliyetler de söz konusu…

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) verilerine göre, yapay zekâ ve dijital araçların şebekelere entegrasyonu, operasyonel ömrü uzatarak küresel olarak 1,8 trilyon dolarlık bir altyapı tasarrufu sağlama potansiyeline sahip. Ancak veri milliyetçiliği ve siber güvenlik gerekçeli yazılımsal izolasyon nedeniyle bu dijital modernizasyonun tıkanması, başta gelişmekte olan ekonomiler olmak üzere küresel ölçekte 1,3 trilyon dolarlık bir ekonomik çıktı (GSYİH) kaybı riskini beraberinde getiriyor. AB’nin tek başına 2030’a kadar şebeke dijitalleşmesine 170 milyar Euro ayırdığı bir dönemde, yazılımların jeopolitik bloklara bölünmesi bu devasa yatırımların verimliliğini doğrudan baltalıyor.

KANSER TEDAVİSİNE “VERİ MİLLİYETÇİLİĞİ” ENGELİ

İlaç, biyoteknoloji ve finans sektörleri, yapay zekanın can damarı olan sınır ötesi veri akışında yükselen “veri milliyetçiliği” akımının en büyük kurbanı haline geldi. Küresel ilaç devleri, milyarlarca parametrelik klinik test verilerini ve protein katlanma simülasyonlarını tek bir sınır model (frontier model) üzerinde küresel ölçekte işleyemedikleri için kritik zaman kayıpları yaşıyor.

Bunun en çarpıcı örneği, Google DeepMind’ın protein yapılarını tahmin eden devrimsel yapay zekâ sistemi AlphaFold’un sınır ötesi veri duvarlarına toslaması… Çin’in yürürlüğe koyduğu katı Veri Güvenliği Kanunu ve genetik veri kısıtlamaları nedeniyle AstraZeneca ve Pfizer gibi küresel ilaç devleri, Çinli hastalardan elde edilen klinik ve genomik verileri Batı’daki ana yapay zekâ modellerini eğitmek için ülke dışına çıkaramıyor. Bu durum, kanser ve nadir hastalıklar gibi küresel ölçekte çok merkezli yürütülmesi gereken yapay zekâ destekli ilaç keşif süreçlerini doğrudan baltalıyor. Bu veri egemenliği kurallarına uyum sağlamanın finansal ve operasyonel faturası ise her iki sektör (ilaç, biyoteknoloji) için de hızla tırmanıyor.

Sektörel etki analizleri, verilerin coğrafi sınırları serbestçe geçememesi ve her pazar için ayrı korumalı veri havuzları işletilmesi zorunluluğunun, biyoteknoloji sektöründe yeni bir molekülün keşif ve klinik simülasyon süreçlerini ortalama 12 ila 18 ay arasında geciktirdiğini ortaya koyuyor.

Küresel finans dünyasında ise bu algoritmik parçalanma çok daha maliyetli bir boyutta seyrediyor. AB’nin yürürlüğe koyduğu katı Yapay Zekâ Yasası (EU AI Act), ABD’nin finansal veri kuralları ve Çin’in siber güvenlik mevzuatları birbiriyle tamamen çelişiyor.

Sonuç olarak JPMorgan Chase, Citi ve HSBC gibi küresel bankacılık devleri; kara para aklamayı önleme (AML) ve risk analitiği yapan yapay zekâ modellerini tek bir küresel merkezde yönetmek yerine, her bölge için sıfırdan kurmak ve yerel sunucularda izole etmek zorunda kalıyor. Farklı yargı alanlarının bu çoklu yapay zekâ ve veri kurallarına uyum sağlamak (compliance) adına ayrılan bütçeler, küresel finans kurumları için yıllık bazda milyar dolar seviyesini çoktan aşmış durumda.

GELİŞEN PİYASALARDA “PARÇALANMA” ETKİSİ

Genel tabloya baktığımızda ise IMF’nin Dünya Ekonomik Görünümü simülasyonları, teknolojik korumacılığın ve bilgi akışındaki engellerin asimetrik bir şok yarattığını ortaya koyuyor. Bu parçalanmadan en ağır yarayı alan aktörler ise yüzde 4’ü aşan kalıcı büyüme kayıplarıyla ileri teknoloji ithalatına göbekten bağlı olan düşük ve orta gelirli gelişmekte olan piyasalar…

Türkiye gibi küresel imalat ve tedarik zincirlerinin merkezinde yer alan stratejik piyasalar için bu süreç çift taraflı bir risk barındırıyor. Bir yandan Batı merkezli yakın tedarik süreçlerine entegre olma fırsatı doğarken, diğer yandan Batı’nın yapay zekâ hegemonyası nedeniyle gelişmekte olan ülkelerin teknoloji sınırının gerisinde kalma ve dışlanma riski tırmanıyor. Bu dışlanma riskine karşı Türkiye ve diğer yükselen ekonomiler, kendi “dijital egemenlik” ve bağlantısızlık stratejilerini devreye sokuyor.

Türkiye, yapay zekâ stratejisini teknolojik dışa bağımlılığı asgariye indirme ve savunma sanayiinde otonom sistemlerde elde ettiği yapay zekâ tecrübesini sivil alanlara tahvil etme üzerine kurguluyor. Bu kapsamda TÜBİTAK öncülüğünde Türkçe dil yapısına uygun egemen modeller geliştirilirken, KVKK regülasyonları ile kritik verilerin sınır ötesi bulut yapılarına kontrolsüz çıkışı denetlenmeye çalışılıyor.

DEVLET DESTEKLİ YEREL DİL MODELLERİ GELİŞTİRİLİYOR

Küresel Güney’in motor güçleri olan Hindistan ve Brezilya ise yapay zekanın sadece birkaç dev şirketin ve Washington’ın ulusal güvenlik kararlarının tekeline girmesini bir risk olarak görerek dijital bağlantısızlık stratejisi izliyor.

Hindistan, geliştirdiği “Dijital Kamu Altyapısı” felsefesini yapay zekaya uyarlayıp ülkenin çok dilli yapısını korumak adına Bhashini projesi gibi devlet destekli yerel dil modelleri geliştirirken, verilerin hammadde gibi dışarı çıkarılmasını engelleyen veri lokalizasyonu yasalarını devreye sokuyor. Brezilya, AB tarzı katı regülasyon mimarileriyle Amerikan teknoloji şirketlerinin hareket alanını sınırlandırırken, BRICS çerçevesinde ortak veri yönetişimi ve alternatif tedarik kanalları arayışını savunuyor, kurumsal altyapıda açık kaynaklı projelere devlet desteği veriyor.

Gelişmekte olan piyasalardan küresel devlere kadar uzanan bu korumacı refleksler aslında küresel kapitalizmin en büyük paradoksuna işaret ediyor. Son gelişmelere “şüpheci” yaklaşan uzmanların ise uyarısı ortak:

“Dünya ekonomisinin orta vadeli büyüme hızı zaten tarihsel ortalaması olan yüzde 3,8’in altında, yüzde 3 civarında cansız seyrediyor. Böyle bir dönemde, yapay zekanın vaat ettiği üretkenlik artışı korumacı duvarlara toslarsa, makroekonomik görünüm daha da karanlıklaşabilir. Yapay zekâ ve bulut teknolojileri ortak bir refah yaratmak yerine birer jeopolitik silah olarak konumlandırılmaya devam ederse, küresel ekonomi her aktörün kendi dijital surlarını ördüğü, bölünmüş ve büyümesi baltalanmış verimsiz bir döneme girecektir.”

patronlardunyasi.com

yok

Author: Mehmet Demir